Yetişkin Olma Öyküleri : Masumiyetimizi Korumak için Çocuk Kalmak veya Gerçek Yetişkin Olabilmek

Çizim: Lamia Karaali

Çizim: Lamia Karaali

Bu konu ilk kez geçen Kasım ayında Kalp Yolu’nda birlikte yürüdüğümüz bir arkadaşımla sohbet ederken dikkatimi çekti. Sohbetimizde arkadaşım, uzun süre büyümeye direndiğini, çünkü büyürse masumiyetini yitireceğine inandığını anlatmıştı. Arkadaşımın bu sözü bende de birşeyleri harekete geçirdi. O günden sonra masumiyetimizi koruma çabamız ve büyüme algımız üzerinde düşünmeye ve gözlem yapmaya başladım.

Dün gece içimizdeki çocuk kavramı üzerine tefekküre oturdum ve şaşkınlıkla çocuk kalmaya çok tutunduğumu, kendime büyüme izni vermemek için nasıl çaba harcadığımı net bir şekilde gördüm. Hatta kendi kendimi, ben artık büyümek istiyorum, sense bana çok yapıştın, bırakmıyorsun ki büyüyeyim, oysa hangi halimiz sabit kalıyor ki çocuk halimizi sabitleyebilelim derken duydum.

Bu yazıyla, hem kendi deneyimimden hem de gözlemlerimden süzdüğüm farkındalıkları, belki okuyanlara da ilham olur diye paylaşmak istiyorum.

Ne zaman içimizdeki çocuğu yaşatmaktan söz edildiğini duysam kendimi yoklardım, yaşıyor mu acaba diye. Düşüncelerimi izlediğimde, içimdeki çocuk derken, neşemi, hayal gücümü, yaratıcılığımı ve masumiyetimi koruyarak, kayıp veya kazancı, övgü veya yergiyi, başarı veya başarısızlığı, şöhret veya gözden düşmeyi düşünmeden, anda akarak yaşayabilmeyi kastettiğimi farkettim.

Aynı anda, bir yanlış anlamanın tuzağına düştüğümü de farkettim. Bu güzel hali çocukluk olarak tanımlayınca, çocukluğum elden gitmesin diye ona sıkıca yapışmışım. Peter Pan gibi. Masumiyetimi koruyabilmek ve bu dünyanın sertliğine dayanabilmek için böyle bir yol bulmuşum. Pek çoğumuz gibi.

Ama çocukluğa yapışınca, çocuk halinin bizi eksik bırakan hallerine de hapsolduğumu farkettim. Nelerdir bunlar, mesela olanı olduğu gibi görmektense, kendine göre eğip bükmek. Çünkü çocuk gerçeği kendi ihtiyaçlarının filtresinden görür. Kendi ihtiyaçları ile gerçek durum çatışıyorsa, ihtiyacına tutunur, gerçeği kendine uydurmak için zorlar. Mesela 8 yaşındaki yeğenim, bende kaldığı ve lapa lapa kar yağan bir günün gece yarısı, annesini çok özlediği için evine gitmek istedi. Yolların buz olduğunu, o saatte araba kullanırsam kaza yapacağımızı açıklamama ve karla kaplı yolu göstermeme rağmen, hayır, birşey olmaz, hadi yola çıkalım, hiç birşey olmaz diye baskı yapmaktan kendini alamadı. Soyutlama kapasitesi henüz gelişmediği için, karın buzun bize birşey yapabileceğini algılayamıyordu. Tüpü çakmakla kontrol ederken, kredi kartımızın limitini zorlarken, dar gelen ama o bluzla illa o giyilecek sandığımız pantalonu giyip patlattığımızda veya aç gözlülük kusuru çok baskın birine ticari ortaklığın kasasını gözükapalı bırakırken benzer bir halde değil miyiz?

Çocuk kalmaya yapışınca başka nelere hapsetmişim kendimi? Mesela acı hissedince dikkatimi dağıtıp acıdan kaçmam; masumiyetimi korumak adına pasifleşmeyi seçmem; sürekli onay peşinde koşarken gerçek doğamı unutmam; dünyayla baş edemeyince hayallere sığınmam; hayalleri hayata enjekte edemediğim yerde gerçekliği reddedip kendimi kapalı devre yaşayabileceğim bir sisteme daraltmam. Kısaca çocukluğun iyi niteliklerini koruyabilme uğruna devamlı birşeylerden kaçınmaya ve kendime güvenli oyun alanları yaratmaya uğraşmışım. Bunun için ne bedeller ödendiğini tahmin edebilirsiniz.

Ve yetişkin olmayı, sıkıcı rakamlarla uğraşma, başarı hesabı yaparken hayalleri feda etme, kazanacağım diye başkasının kaybını umursamama, sevilmek için sürekli kendine ayar çekmek zorunda hissetme, dolayısıyla gerilim içinde ve gelecekte yaşama olarak algılıyormuşum. Oysa bu algı, taraf tutan, ayırıp bölen bir bakış açısının algısı. Masumiyeti ve diğer güzel nitelikleri çocukluk haline yükleyen, olumsuz halleri ise yetişkin dünyasına bırakan bir yargıcın tanımları.

Kendime dedim ki, hayal gücünü, masumiyetini ve neşeni yaşatarak da yetişkin olabilirsin. Ve bunu der demez, penceresi açılan havasız bir odaya temiz hava dolması gibi ferahlayıverdim. Farkında olmadığım bir inancın, farkında olmadığım esaretinden özgürleşmenin ilk adımını atmıştım.

Ve sonra farkettim ki, aslında gerçek ve kalıcı neşe, masumiyet, yaratıcılık ve korkusuzluğu ancak gerçek birer yetişkin olduğumuzda yaşayabiliyoruz.

Olanı olduğu gibi görüp, baş edecek gücümüz olduğunu bildiğimizde, kalbimize cesaret doluyor, korkusuz oluyoruz. Korkusuz olunca birşeylere tutunma, ‘benim’ yapma ihtiyacı kalmıyor, yerini cömertlik, anlayış, şefkat ve neşe dolduruyor. Giderek düşüncelerimiz saflaşıyor, masumiyetimizi korumak diye bir ihtiyaç kalmıyor. Birşeyleri koruma ve tutma yükü hafifleyince, yaratıcılığımız ve spontanlığımız açılıyor. İşte içimizdeki çocuk!

Ama dahası da var, bu nitelikler gelişince her andaki güzelliği görebilen, halinden hoşnut, arzulardan özgür ama hayatının yönü ve odağı konusunda netleştiği için enerjik, kararlı, üretken ve paylaşımcı bireyler olarak yetişkinliğin keyfini sürebiliyoruz.

Ve gördüğüm o ki, bu dünyanın daha çok yetişkine ihtiyacı var. Var mısınız içimizdeki çocukları serbest bırakıp gerçek birer yetişkin olmaya koyulmaya?

Devamı gelecek….

Yazar Hakkında Bütün yazıları göster

Ayşıl Tokcan