Neden meditasyon yapıyorum? Dharma ile tanışmam

kalpyolu115 yıldır o veya bu şekilde, meditasyon yapıyorum…

15 yıldır o veya bu şekilde, kendimi geliştirmekle, iyileştirmekle, kim olduğumu araştırmakla, varoluşumla ilgili gerçeği araştırmakla ilgili bir şeyler yapıyorum…

Son 5 – 6 yılı iyice artan bir yoğunlukla, 15 yıldır duygularıma, zihnime, bedenime bakıyorum…

Neden? Neyin peşindeyim?

Bu soruyu kendime ara sıra sordum ama tam da bir yanıt, pek vermedim. Bu soruyu bazen bana diğerleri, ailem, arkadaşlarım, müşterilerim sordu. Onlara da çok net yanıtlar vermedim. Daha sonra bu soruyu bana öğretmenlerim sormaya başlayınca, daha ciddi bir biçimde yanıtlamaya çalışmak zorunda kaldım.

aria leadershipNeden meditasyon yapıyorum… 
Neden ruhsal arayıştayım.
.. Neyi arıyorum… İlk defa beraber çalıştığım öğretmenler bu soruyu bana sorduklarında elimden geldiğince, anladığım kadarı ile yanıtlamaya çalıştım. Aydınlanmaya, hakikate ulaşmaya çalışıyorum deyip işin içinden çıkmak, hem kolaydı, hem zordu, hem de hocalarım yemezdi. İlk başta sanki çok daha bencil amaçlarla başlamış gibi gözüküyordum kendime bu çabaya, yola. İlk bulduğum yanıtlar, bir yandan doğruydu, ancak bir yandan da sığdı:

Her insanla paylaştığım ve hepsi geçici olan şeylere bu kadar takmış olmamın temel nedeni olan deliliğimden kurtulmak, bu yüzden çektiğim acıdan kurtulmak, mutlu olmak…

Hepsi doğru olsa da bir eksik vardı, bir şekilde tam oturmuyordu, bir anlayış eksikti…

Sevgili öğretmenim Cem Şen ile gerçekleştirdiğim bir meditasyon inzivası’nda, Kazdağları’nın eteklerine Adatepe köyünde anımsadığım bir anı, benim için eksik olan parçayı tamamladı. Bir meditasyon sonrasında, inzivanın ve meditasyonun sağladığı zihin berraklığı içinde odamda otururken, birden 4 – 5 yaşlarımdan bir anı hafızamın derinliklerinden farkındalığıma geldi. Anneme sorduğum ufacık ve kocaman bir soru:

“Anne, ölümden sonra ne oluyor?”

Düşünsenize annemin zorluğunu? Ne diyebilir? Kendisi bir agnostik olan, her şeyden öte pozitif bilime inanan, bir çiftçi olsa da sonuna kadar Atatürkçü ve çok aydın bir insan olan dedem tarafından yetiştirilmiş, insan yüreğinin yüceliğine ve zihninin özgürce gerçekleri araştırması gerektiğine inanan, yaşamını bir hukukçu olarak yaşayan, buna göre, bu prensiplere göre şekillendiren bir anne, benim annem, bu soru karşısında, 4 – 5 yaşındaki bu her türlü şekle girebilecek ve özellikle de kendisinden gelecek her türlü önermeyi doğru kabul ederek yaşamını, en azından bir yaşa kadar ona göre şekillendirecek bu en önemli varlığına ne yanıt verebilir?

Bir çoklarının yaptığı gibi tam olarak inanmadığı, en azından doğruluğundan pozitivist bir bakış açısı ile emin olmadığı o veya bu dinin inancına göre mi yanıt verecek, ve böylece bu sorudan çocuğunu rahatlatarak kurtulacak, ama belki de çocuğunu bu dinin gerçek anlamının ve amacının çağlar boyu anlaşılmamasından kaynaklanan korku, suçluluk, pişmanlık ve sorgulamaktan ve düşünmekten korkmak gibi hiç bir şekilde kendisinden hayır gelmeyecek dış etkilere mi açacak?

Annem bence yapabileceği en iyi ikinci şeyi yapmış.

Birinci en iyi şey, “bunu bilmiyoruz oğlum, bir çok hikaye var, ama bu yaşamın en büyük mucizelerinden ve gizemlerden biri, hepimiz kendimiz bu gerçeği bulmak zorundayız” demekti belki de. Belki de değildi. Dört beş yaşındaki bir zihin, bununla ne yapardı bilemiyorum doğrusu…

İkinci en iyi şey, annemin yaptığı, hiç yalan söylemeden kendi inancını paylaşmak: “Yok oluyorsun oğlum”… Bunu ne kadar zor söylediğini, ne kadar zorlandığını, sesinin volümünün nasıl düştüğünü bugün bile hatırlıyorum.

Doğal olarak bu yanıt beni şaşırttı ve şok etti. Yatağıma yatıp da, yok olmanın nasıl bir şey olduğunu hayal etmeye çalıştığımı hatırlıyorum. Ama bunu yapamadım doğal olarak. Yok olmanın nasıl bir şey olduğunu hayal edemedim. Ben varken ve algım ve farkındalığım benim var olduğumu bana teyit ederken, yok olmayı hayal edemedim. Hayal edebildiğim tek şey sonsuz, uçsuz bucaksız bir karanlıktı…

Ve doğal olarak çok korktum.

Ve bu konuda düşünmemeye, bu soruyu, ölümden sonra ne olduğu, ölümün ne olduğu sorusunu tamamen göz ardı etmeye karar verdim. Neredeyse 30 yaşına kadar bunu becerdim de.

Belki o soruyla kalmış olsaydım, o sorudan ve o sorunun getirdiklerinden kaçmamış olsaydım, daha o yaşta hakikate, bu yaşamın gizemine, bilinmezliğine, her şeyin geçiciliğine ve bilgeliğe doğru bir adım atabilirdim…

Belki de, büyük ihtimalle de uyanamazdım. Hem zaten, koşullar bizi nasıl güdülüyorsa, oluşu nasıl şekillendiriyorsa, o şekilde olmuyor mu her şey… Keşke demenin saçmalığını görmek, olandan başka bir şey zaten olamayacağını anlamak kadar rahatlatıcı bir şey var mı!

Ve ben, tüm yaşamımı bu sorudan ve bu soruyu sormaktan kaçındım, 30’lu yaşıma kadar. 24 yaşlarımda inancı kuvvetli bir kız arkadaşım beni buna zorlamaya kalktığında içimden çıkan korku ve dirence ben de şaşırdım, ama yine de kaçmaya devam ettim. Tabi ki annemin çabası yetersiz kalmıştı: ortaokulda zorunlu din dersi ile kafama o korku düşünceleri bir yere kadar sokuldu yine de, ama yine de bu, benim için “ya bu dedikleri doğruysa, o zaman bittik” diye yarı şaka laflar ettiğim bir konu, içsel bir huzursuzluk, derinden devam eden bir anlamsızlık ve depresyon hali olarak kaldı…

30’lu yaşlarımın başına kadar bu soruyu göz ardı etmemi sağlayacak bir yaşamı başarı ile yaşadım, mühendis oldum, işletme master’ı oldum, bankacı oldum, yönetici oldum, başarılı oldum, sevgili oldum, iyi evlat oldum, münasip oldum, depresif oldum, korkak oldum, neredeyse de alkolik oldum…

Birinci engel: Arzularımız yüzünden değil, onlar tarafından dayak yeriz!

Birinci engel: Arzularımız yüzünden değil, onlar tarafından dayak yeriz!

Beş engeli sonuna kadar yaşadım. Kendimi tatmin edeceğini düşündüğüm arzuların elinde bayağı bir dayak yedim… İstediğimi vermiyorlar diye insanlara, durumlara, dünyaya, inanmadığım tanrıya düşman oldum. Nasıl olsa istediğimi alamam diye hareket etmekten vaz geçtim, sorunu çözecek riskli ama doğru hareketleri değil, durumu idare ettirecek, tanıdık ama işe yaramayan şeyleri yapmaya devam ettim. Kontrol edemediğim geçmiş için pişmanlık, geleceğimi kontrol etmek için stres yaşadım. Kendime itiraf etmedim ama buradan bir çıkış olduğu ile ilgili inançsızlığım her geçen gün arttı.

Sonra bir şeyler yıkıldı. Şans mı yaver gitti, karmam mı o şekilde gerçekleşti, ama koşullar o şekilde oluştu ve bir şekilde kurumsal yaşamın dışında buldum kendimi. Sadece dış dünyamda değil, iç dünyamda da, sadece dünyayı algılamamda değil, kendimi algılamamda da bir sakatlık var dediğimde bu sakatlığın ne olduğunu anlamak, ve bunun sonucunda vaadedilen mutluluğa ulaşmak üzere yola çıktım.

Bir psikologla çalışmaya başladım. Bir sürü eğitime gittim. Sürüyle kitap okudum. Meditasyona başladım. Yoga, Qi Gong, Tai Chi, Kung Fu yaptım. Bu sefer de koç oldum. Danışman oldum. Ben kendim kitap yazdım. Gestalt eğitmeni oldum, ben koç ve danışman yetiştirmeye başladım. Yine başarılı oldum. Çeşitli hocalarla, Zen Ustaları ile, non-dual öğretmenlerle, Amerikalılarla, Korelilerle, Tibetlilerle, Hintlilerle, Türklerle çalıştım.

Ama son yedi yıldır öğretmenim olan sevgili Cem Şen’in ara sıra yakaladığında her seferinde beni köşeye sıkıştıran o sorusunun yanıtını bir türlü bulamadım: “Sen neden bu yoldasın Dost? Sen neden meditasyon yapıyorsun?”

Kısa ve kolay yanıt, mutlu olmak için. Yani bunca senedir bana mutluluğu veremeyen o şeylerin yerine meditasyonu, yolu mu koyuyorum?

İşte bu soruların yanıtını gölgeleyen bulut, biraz olsun aralandı o gün benim için. Kendimden 40 sene sakladığım bir şeyi, en ötekileşmiş, farkındalığımdan en fazla gizlenen parçalarımdan birini fark ettim o gün.

Doğal olarak meditasyonda bir yandan konsantrasyonu geliştirip, bir yandan da bu konsantrasyonu kullanarak farkındalığımı en zor yere, zihnimin ve içimin kıvrımlarına doğru yönlendirip, benimle ve “BEN” ile ilgili kavramların, fikirlerin ve inançların ötesindeki gerçeklik ne sorusuna düşünce ile kirletilmemiş bir yanıt ararken, birden bire şunu itiraf ettim kendime:

Aslında ben, benlik hissinin, “BEN”in de beynin mekanik kıvrımları arasındaki elektrik akımlarından oluşabileceğine de neredeyse inanıyorum.

Yani: anlamsız bir evrende, anlamsız tesadüflerle bir araya gelen anlamsız atomların oluşturduğu bir bedendeki anlamsız elektrik çakmalarının yarattığı ve yine anlamsız bir biçimde bu atomlar ayrışmaya karar verdiğinde anlamsızca yok olacak bir var olma sanrısı olma ihtimalim benim için var ve gerçek.

Ve bunu düşünürken birden şunu fark ettim ki tüm bu ruhsal yolculuğum, 30 yaşımdan beri, aslında bunun aksine kanıtlar aramak üzerine kurulu.

Yani anlamsızlığa inanan ve bunun tam aksini kanıtlamaya çalışan tarafım tarafından güdülen bir arayış…

Ve o an fark ettim ki, ben hala 4 yaşında anneme sorduğum sorunun yanıtını arıyorum: Ben ölünce ne olacak? Annemin verdiği yanıtın aksine, yok olmayacağımla ilgili bir kanıt, güvence, garanti arıyorum. Bu beden ölünce, ben diye bir şey, ben olarak algıladığım bir şey, bu algılama odağı, bu öznelik hali, var olacak mı? Devam edecek miyim? Hiç başlamamış ve bu sayede hiç bitmeyecek bir şey, denildiği gibi var mı?

Bu belirsizlik, bu yok olma korkusu, bu gizem, bu var olma bulmacasına yanıt, kanıt, ipucu, garanti arayışı benim ruhsal arayışımın arkasındaki gerçek nedendi. Ve fark ettim ki, bunu bulmadan yaptığım hiç bir şeyin anlamı ve amacı olamayacaktı bu arayan tarafım için.

Bunu fark ettiğim anda da tüm insanların tüm yaşamını güdüleyen, belki de tüm felsefeleri, tüm inançları oluşturan o korkunun benim içimde de ne kadar büyük olduğunu ilk defa itiraf ettim kendime, ve ölmekten, daha doğrusu yok olmaktan ne kadar korktuğumu, ve tüm çabamı bu korkunun motive ettiğini fark ettim.

Gerçekten bir anlam var mı? Devam eden bir şey var mı? Bir çıkış yolu var mı?

hope-kalpyoluBu öyle bir soru, sorgulama ki, hiç bir inanç, din, öğretmen, kitap, düşünce, felsefe benim bu korkumu, arayışımı tatmin edemez, sindiremez. Gerçekten varlığımın bir anlamı, devamı var mı, ve bundan öte olarak gerçekte olduğum şey ne, bunu kendi deneyimimle bilmeden, sadece bunun o veya bu şekilde olacağına “inanarak”, yani doğruluğundan emin olmadığım bazı bilgi ve söylemleri korkumla yüzleşmediğim için doğru kabul ederek nasıl ölmeyi bekleyebilirim ki?

Hep içinde endişe ile. Korku ile. Stres ile. Kendini uyutarak. Gerçek olmayan başka endişeler yaratarak. Dukkha ile. Beş engelin elinde tutsak olarak…

Cem Şen’in kullandığı bir metafor aklıma geldi, galiba Buddha’dan: Ben tepesinde ve altında birer aç kaplanın beklediği bir uçurumdan düşerken, ucunu bir farenin kemirdiği sarmaşığa tutunmuş, oradaki kayanın üzerinde büyümüş böğürtlenleri yiyorum.

Ve en derinden fark ettim: Ölüyorum! Çok yakında yok olacağım! Her geçen gün, ardında ne olduğunu bilmediğim o karanlık kapıya daha da yaklaşıyorum!

Ve hiç bir şey, öğreti, ders, inanç, din, felsefe, beni annemin söylediklerinin gerçek olmadığına inandıramaz. Tek yapabileceğim bu yanıtı henüz yaşarken kendim aramam, anlamam, en azından bunun için çabalamam: varlığımın bir anlamı var mı, yok mu, yoksa bu ne demek, ben gerçekten bu korkuyu yaşayan ve bir başı ve bir sonu olan bir “ben”miyim, yani lafın kısası HAKİKAT NE, bunu ancak ben kendi deneyimimle bulabilirim. Ya bu soruya yanıt bulmalıyım, yada bu sorunun ötesine geçmeliyim.

Başka yolu yok, dukkhadan, stresten, korkudan, endişeden kurtulmanın…

Yoksa ben uçurumda böğürtlenleri yemeye devam ederim. Bu nedenle de yine inzivada yaptığım bir meditasyonda derinden fark ettiğim gibi ölüm anı gelip çattığında yaşama tutunurum.

Öyle bir tutunurum ki, eğer görünenden fazlası, bir düzen, reenkarnasyon, vs. varsa, bu tutunma beni yeniden yaşam çarkına, hem de aynı korkunun, cehaletin, kendi ile ilgili hakikati bilmemenin ve bu nedenle de aynı acının, dukkhanın içine atar. Ve ben aynı acıyı, aynı endişeyi, aynı bilmemekten kaynaklanan korku ve dukkha’yı, oturup da bu hakikati kendim “bilmeyi” beceremedikçe, sonsuza dek deneyimlemeye devam ederim…

bodhgaya

(c) Serhan Keser – Bodhgaya MahaBodhi Tapınağı

İlk defa Buddha o ağacın altında neden oturdu biliyorum. Buddha neden bu yola girişti, biliyorum. Buddha hasta, yaşlanan ve ölmüş olan kişileri ilk defa gördüğünde ne hissetti, ilk defa anlıyorum. İlk defa yaşlandığımı, hastalanacağımı ve ölmekte olduğumu fark ettim. İlk defa atman arayışının ne demek olduğunu fark ettim. İlk defa anatman arayışlarımın bile sonucunda aslında atman olan, yani bir biçimde varlığı öyle veya böyle devam eden bir bilinç, kendini bilme haline tekabül eden ve yok olmayacak adı anatman olan bir atman aramak olduğunu fark ediyorum. Hep umudumun bu olduğunu fark ediyorum. Devam eden bir şey var, ve o “ben”im. Bunun arayışı içindeyim. Çabam bu. Biri bana yok olmayacağım konusunda garanti versin.

Bu noktada, Camus’uyu, Sartre’ı ve tüm varoluşçu felsefecileri de anlıyorum. Eğer gerçekten bu varoluşun anlamsızlığını kavrarsan, ve herhangi bir anlamın kendiliğinden ve kendisinden kaynaklı olmadığını ve sana bunu hiç bir dış kaynağın veremeyeceğini fark edersen, ve zekan buna bir inanç yanıtı kabul etmeyi senin için imkansız kılarsa, o zaman içinde bulunduğun evren, dünya, yaşam ve tüm kavramlar anlamını yitirecektir, yani atmanlıklarını, kendiliğindenlik sanrılarını, varoluşlarını kaybedeceklerdir. Varoluşsal acı, gerilim dedikleri ve dukkha ile hemen hemen aynı şey, belki de bu. (Tabi felsefeci değilim ve varoluşçu felsefeyi benden çok daha iyi bilen kişiler cehaletimden doğan benzetme hatalarımı mazur görsünler.)

Ve eğer sen bu durumda bir çıkış yolu göremiyorsan, bu reenkarnasyona inancının da olmadığı durumda anlamsız rastlantısal varoluşundan başka bir çare görmediğinde, neyin, hangi eylemin, hangi aktivitenin ne anlamı olabilir ki? Belki sadece bunun kendi içindeki acısını fark edip, tüm varlıkların da aynı acıyı çektiklerini fark edebilir, onlara şefkat duyabilirsin. Ve onların ve kendinin yaşam acılarını azaltmalarına yardımcı olmak için varoluşçu bir felsefe akımı kurar ve insan kendi yaşamına kendisi anlam vermelidir gibi palyatif, geçici bir çözüm sunarsın… Ancak bu çaba da ilk önermenin, her şeyin anlamsızlığının ışığında kendini çürütür…

Dediğim gibi, belki şefkat, burada bir alternatif olabilir sadece.

Öte yandan Buddha diyor ki, bir çıkış yolu var, ve bu inanç içermiyor.

Varoluşçu felsefe ile hemen hemen aynı saptamayı yapsa bile Buddha bir çıkış yolunu müjdeliyor ve işin güzeli diyor ki, bunun için bir şeye inanmak zorunda değilsin, tam tersine tüm inançlarından sıyrılmalı ve dönüp bakmalısın. Bunu yapabilirsen eğer, gerçeğe, hakikate, hiç şüpheye mahal vermeyecek şekilde ulaşabilir ve bu dukkha’yı, o karanlık kapının ardında ne olduğunu bilmediğin ve yok olacağını sandığın için ne kadar boktan ve acı verici olsa da tutunduğun bu yaşam içinde çektiğin stres, belirsizlik ve tatminsizliği sonsuza kadar yok edebilirsin. Yol, bu stres, korku ve acıyı hisseden kişinin aslında zaten doğmadığını, o yüzden de ölemeyeceğini, bu nedenle de bir sanrı dışında var olmadığını, kendisinin o sanrı olmadığını idrak ve fark etmektir. Ve burada farklı bir atman da bulacak değilsin: Bu, yeni korkulara yol açardı sadece, bu yüzden tanrılar da yok olacak, çünkü varlar. Bu sorunun yanıtı, çıkışı, başka bir atman, başka bir “varoluş” olamaz! Bu aynı acının içine geri dönmekten farklı bir şey olmazdı çünkü. Öğrettiğim yol budur ve başka bir şey değildir.

Bu yüzden Buddha, Buddha.

Buddha ne demek, ilk defa anlıyorum. Acıdan kurtulmak ne demek, ilk defa anlıyorum.

Bunları yazarken şu anda Buddha’ya, öğretiye ve bu öğretileri bana şimdiye kadar aktaran herkese, başta Cem Şen olmak üzere, öğretmenlerime, yazarlara, diğer hocalara, ve beni bu yolun kapısına getiren herkese ve her olaya, acı çekmemi sağlayıp ve çıkış yolu aramamı sağlayan o zaman öfkelendiğim herkese, ve dört yaşında bana o yanıtı vererek şu anda bu yolda olmamı sağlayan sevgili anneme, ucu bucağı olmayan, tarifsiz bir minnet doğuyor içimde. Aynı zamanda da bu aynı acıyı farkında olarak ve olmayarak hissettiğini ilk defa bu kadar derinden hissettiğim herkese, her varlığa, başta sevdiklerim, ailem olmak üzere inanılmaz, kocaman, tarifsiz bir şefkat duyuyorum.

Artık yolda yürüyebilirim. Bundan daha önemli ve anlamlı bir şey olamaz. Kendi varoluşunla ilgili hakikati aramak ve bu acıyı sonlandırmaktan, öyle veya böyle, daha anlamlı bir şey olamaz. Bu acı, bu korku, yani aslında olduğumu sandığım ve Buddha’nın gerçekte olmadığını görmemi önerdiği o yok olmaktan korkan “ben”in korkusu o kadar güçlü ki, o beni yine uyutabilir, beni yine aynı sanrılara sokabilir, yine kolaylıkla böğürtlen yemeye dalmaya ikna edebilir, edecek, ediyor da…

Ama artık ölmekte olduğumu fark ettim…

Artık yolda yürüyebilirim.

Dışarıda ezan okunuyor ve içimde inanılmaz bir şefkat duyuyorum.

Yazar Hakkında Bütün yazıları göster Websitesi

Dost Can Deniz