ZİHİN – O GÜÇLÜ VE SOYLU AT

Zihinde, tüm olasılıklar ve tüm potansiyeller bir arada bulunur. İrade – yani istek ve tercihler, olasılıklar içinde nereye, hangi düşünceye yönelirse zihin, orada biri bin yapar ve düşünceyi gerçeğe dönüştürür. Anladığım kadarıyla işi de budur…
.
Zihnin bu Dünya mekânında görevi, ihtiyaç duyduğu her şeyi, “zaman içinde” yaratarak insana hizmet etmektir. O yüzden istek ve tercihin olmadığı, sakin bir dinginlik hâli, her şeyi yerli yerine – tam da gerçekte olduğu yere koyar. Böyle bir hâl, tüm ihtiyaçların kendiliğinden, zorlanmadan ve güzellikle karşılanması demektir.
.
Bir benzetme yapacak olur isek zihin; özü, doğası bütünüyle özgür ancak insanın körlüğü sebebiyle çokça zaman onun nefsine hapsolmuş ve çıldırmış bir ata benzer. İnsan, her durumda kendisine hizmet eden o güçlü ve soylu ata, cehaletiyle her gün zulüm eder.
.
Cehaleti, insan için sınırlar yaratır ve aynı cehalet, sınırları yok saydığında; zihni yarattığı acı dolu deneyimlerle insana haddini bildirir. İnsanın cehaleti dolayısıyla çıldıran at, durmaksızın koşturur; düşünce, vesvese, sorun üretir; arzular, hevesler, pişmanlıklar yaratır… Bırakırsanız hiçbir kontrolünüz olmadan sizi her yöne sürükleyebilir. Esasında zihni, insanın hayatında acı ve memnuniyetsizlik yaratarak cehaletini onun için görünür kılar ve uyanmasına yardım eder. O yüzden cehalet hâlâ oradayken, ne insanın o atı zapt etmesi ne de atın insana yumuşak huylulukla hizmet etmesi mümkün değildir.
.
Oysa zihin, kötü değildir; iyi de değildir. Sadece doğası böyledir… O güzel at; cahil iken acı yaratan isteklerime hizmet edecek; ben uyanana kadar koşullanmışlığımın sonucu olan bu acı dolu hayatı ve dertleri bana sonsuz kere yaşatacaktır. Aynı güzel at; arif olur da ona şefkatle yaklaşıp büyük bir içsel güç ve sükûnetle yanında durarak onu sakinleştirebilir isem, anlayışımın derinliğine hizmet edecektir. O zaman da benim için koşulsuz, saf mutluluk ve var olma hazzı yaratacaktır.
.
Ancak şimdiye dek bu güçlü atı, ‘karşısına alıp’ da alt edebilen ya da eğitebilen hiç olmadı. Nasıl olsun ki? Benim anladığım, zihin bir kadın gibidir; susturmaya, boyun eğdirmeye kalkarsanız başınız dertte demektir.

Soylu At Ali Karakuş

İnsan bazen, içinde olduğu durumu görür; ama durumun dışına çıkmak, başka bir şey daha ister. Acıyı hissedersiniz misal; korkunuzu, endişenizi, kızgınlığınızı vs. ama bir türlü çemberden geçemezsiniz… İnsan o vakit hatırlamalıdır ki, o acı ile arasında bir bağ olmalı; kendisini ona, onu kendisine bağlı tutan bir şey… Zihinsel bir yatırım ve onun devamında duygusal, davranışsal bir şey… Bazen bir alışkanlık… Hatta hissin ta kendisi. O bağa, zihindeki kökünü tam olarak bulana dek bakmalı.

.
Herhangi bir durum, bir şekilde beni üzüyor, sevindiriyor ya da karıştırabiliyorsa; kendimle aramda zihnim aracılığıyla yarattığım bir mesafe var demektir. Zira her durum, bir süre kendi haline bırakılabilir ise geçicidir, anlamsızdır ve boştur. İnsan; boşlukları, gereksiz düşünce ve zanlarla doldurdukça zihni kalabalıklaşır ve parçalara ayrılır. Nihayetinde hayatımda var olan her acı; bölünmüşlüğümün ve bu halimle kendimden yana memnuniyetsizliğimin, zihnim tarafından bana gösterilmesinden başka bir şey değildir.
.
Koşullanmış bir zihin, içinden çıkılmaz, kısır döngüler yaratır. Koşullanmalarından arınmış boş bir zihin ise kalbin sesini duyulabilir kılar. Kalp daima yeniye yol ve nefestir. İnsan boş bir zihinle olup bitene baktığında ve müsterih bir kalple olup biteni duyumsadığında; orada olan, sadece – yorumsuz ve taze gerçektir.
.
Cahil bir insan; korkularından bir çıkış arayan, zanlarla kirletilmiş, bin parçaya bölünmüş, kalabalık ve karışmış bir zihinle, çokça ve gereksizce konuşur. Cahil bir insanın zihni savaş içerisindedir. Cehaletimizden kaynaklanan bu gürültü ve debdebe, koşullanmalarımız kırılıp dağılana ve özde olan ortaya çıkıncaya kadar birbirimizi kıracağımız ve kırılacağımız anlamına gelir. Hâl böyle iken çalkantılarla ve dramlarla dolu bir hayatımızın olması kaçınılmazdır.
.
Misal bedenini sevemez bazen insan; yüzünü, gözünü, kalçasını, elini, ayağını… Böyle bir bedende olmaktan acı duyar. Çünkü aslında böyle bir bedeni, ötekilerin ‘sevmeyeceklerini’ düşünüyordur ve kendini sevmekten daha çok, başkalarının onu sevmesini önemsiyordur. Bu; bedenine sürekli olarak, sadece ‘böyle olduğu’ için zihinsel şiddet uygulamaktır. Oysa insan, bedeniyle barışmadan kendisi ve hayatla tam bir barış kuramayacaktır. Bedenini, en azından, yaşam deneyiminde kendisine bir yuva olduğu için sevebilir insan. Geleceğe dair bir sevebilir olma durumu ummak yerine, onu şu an sevebilir ve böylelikle şu ana dek sevememiş olduğu bedenini dönüştürme şansı da bulur… Beden, zihnin en uygun şekilde ifadesini bulması için ona uyum sağlayan bir kaptır. Zihin sakin ve güçlü iken beden de formunu bulacaktır. Zihin halinden memnun iken beden de önünde sonunda aynı memnuniyeti yansıtacaktır.
.
Öte yandan bu biraz gürültü çıkarsa da düşünen ve sorgulayan bir zihin, bir yere kadar işlevseldir de. Bir anlamda, bu tehlikeli Dünyada, insanın ayaklarının yere sağlam basmasını sağlar. Hem insan sürünmek yerine yürümeli yürüyebiliyorsa…
.
Hayatın her anında, temasın – acı ya da mutluluk şeklinde bendeki tezahürü, net bir geri bildirimdir. Temas ettiği her şey, kendine ne kadar yaklaşabildiğini gösterir insana. Durumlarla yüzleşmek, kaçmamak, içinde kalmak; bu geri bildirimi alabilme açıklığı için samimi çaba göstermektir. Bu çabanın götüreceği yer, çabasız mevcudiyetinden, memnuniyet içerisinde olmaktır.
.
Diğer yandan insanın düşünerek hayatı ya da bir başkasını anlaması zor – kendisini anlaması ise imkânsızdır. Evet, insan sürünmek yerine yürümelidir yürüyebiliyorsa ve fakat insan yürümek yerine uçmalıdır eğer uçabilecekse… Uçmak, kendi zihnine kayıtlanmış sınırlarından bütünüyle özgürleşmektir. Uçmak, gerçek bir anlayışa erimektir.
.
Gerçek bir anlayış, zihnin sükûnetinde, kalpten gelir. Kalpten gelen anlayış ise ben her neye bakıyorsam o oldum demektir. Kalpten gelen anlayış, zaten her şeyin merkezinde olduğumu hatırlamak demektir. Ben sana bakıyorsam sen oldum ve o zaman da anladığım artık “bir başkası” değildir. Ve ben hayata bakıyorsam artık hayat oldum; hayatla bir oldum ve o zaman da bakan biri kalmadı demektir. Aslında birine dokunmanın tek gerçek yolu, merkezinde, dinginlikte “o olmaktır”.
.
O yüzden halinden memnun bir kalbin sükûneti içinde, zihin hallerinin farkında olmak; geri bildirimi dışarıdan alma ihtiyacına son verir; böylelikle insanın kendi cehaletinden uyanmak için acı yaratmasına artık gerek kalmaz. Acı, zihinde gevelendikçe yaşamın hakkını verme sorumluluğundan bir kaçış olur. Ve aynı acı, yürekte kucaklandıkça koşullanmaları eriten ve yaşama sevincini büyüten bir hizmetkâr olur.
.
Koşullanmalarından arınmış, özgür bir zihin, tüm kaderi değiştirir.
.
Zihinle yaşamak ile kalbi yaşamak arasındaki fark, temelde kurarak ve kurmadan yaşamak arasındaki farktır. Zihin geçmiş ve gelecek arasında kurmacalarla meşguldür. Kurduklarının kıymeti, ‘zaman içerisinde’ vardır. Kalp ise kurmacayla değil an içinde, orada olan ile ilgilenir. Kurmak, dış ya da geçmiş referansla yürüyen bir iştir. Geçmişte bir şekilde düşünmek ve davranmakla ilgili olarak kurulmuşsundur ve zihin onu tüm tepkilerine ve geleceğe yansıtır. Kalbin ise tek referansı kendisidir. Doğrusunu yanlışını kimseye sorma ihtiyacı yoktur. O yüzden kurmakla meşgul olduğunu fark ettiği an, bunu kesip orada, sükûnetin içinde ne olduğuna bakmalı insan. Gördüğü, onu kendiliğinden ve bir çaba içermeksizin en doğru eyleme götürecektir.
.
Zihinde yaşayan herkesin gelgitleri olur. Kalbin yolu dosdoğru ve nettir.
.
Son söz: “At sahibine göre kişner.”

Yazar Hakkında Bütün yazıları göster

Mustafa Yücelgen